



Masum olduklarına bizim de inandığımız ve
üzüldüğümüz 35 kişi için, "yeterince üzülemedik"
diye çığırtkanlık yapanların, şehitler için aynı
şekilde çırpınmadıklarını görünce "bu kadar
kahpelik olmaz." dedirtiyorlar.
Yazarımız Aydın Sordi'den çarpıcı bir yazı.
TÜRK’E YASAK!
Bindokuzyüzsekseni seksenbire bağlayan kış…
Kapıda en az birbuçuk metre kar var. Evimizin çatısındaki kar yerdeki karla birleşmiş, pencereler ağaç kovuğu gibi görünüyor, kapılar ise mağara ağzı gibi, evin kapısından tuvalete, ahıra giden yollar tünel-siper gibi âdeta, doğayla insanın savaşının yaşandığı siperler.
İki göz evin girişine “mutfak” diyoruz ama, kış gelince “oda” dediğimiz içerideki yere kaçıyoruz ailecek. Babam yere serilmiş bir yatakta robot gibi yatıyor. Kaskatı, hareketsiz, sağa sola dönmeden, sigara iptilâsı yüzünden hırıltıyla çalışan ciğerlerinden gelen titreme ile.
Babam, aylar sonra o akşam gelmişti eve. Beş çocuk, heyecanla atılmıştık babama ama babamın koltukaltlarından tutan yanındaki adamlar bizi tutmuşlardı, “babanızın kaburgaları kırık, dikkat edin” diye, doyasıya sarılamamıştık babama.
Babam gelir gelmez, yere tahtanın üstüne ince bir yatak sermişti annem, kaburgası kırıkken insanı öyle uzatırlarmış, kaburgalarını karasakız denen donmuş katrana sarıp.
O akşam, babamı bir deney izler gibi izlemiştik, aylardır görmemiştik, şimdi kesik nefesler alarak bize dolu gözlerle bakıyordu, konuşması da kesik ve zorlaydı, acı çektiğini anlıyorduk.
Pencereden, geceleyin tuhaf bir gri-maviliğe bürünen kar tepelerini seyrede seyrede uyuduk. Beş kardeş koyun koyuna, kimimiz karyolanın baş yanına, kimi ayak yanına kıvrılmış…
Uykumuz, evin tahta kapısının gümbürdemesi ile bölündü.
“Yenge, kapıyı aç, kocanın evde olduğunu biliyoruz, evin etrafını da sardık, bir yere kaçamaz, teslim olsun!” diyen bir adamın sesi uğulduyordu.
Panik içinde indim karyoladan. Annem, mutfak dediğimiz küçücük girişin kapısını açmış, dış kapıya elleriyle dayanmış, başını geri çevirmiş babama bakıyordu.
Babam uyanmış, sağa sola dönemeden dirsekleri üzerine hafifçe doğrulup anneme, annem büyümüş korkmuş gözlerle babama bakıyordu.
“Aç kapıyı Emine, çocuklar uyandı, daha fazla korkmasınlar” dedi babam, Annem de başını eğip kapının arkasındaki kocaman siyah kilidi ve babamın yaptığı ahşap sürgüyü çekti, kapıyı açtı.
Açılan kapıdan, donmaya yüz tutmuş karların üzerindeki tülden örtü misali ayaz ile o örtünün altına saklanmış korku daldı içeri, hepimizin belinde bir tur atıp, yüreklerimize doldu.
Griliğin içinden önce şapkalı bir adam girdi içeri, sonra iki kişi daha. Annem, el yordamı ile gaz lambasını yakacağı kibriti ararken, içeri giren adamlar babamın yanına geldiler. Babamın kollarına girdi iki asker, pencereden gelen kar ve ay ışığı omuzlarındaki tüfeğin demirine vurdukça demir mavi mavi ışıldıyordu.
Babamı kaldırdılar, giydirdiler içliğini pantolonunu, tüfeği olmayan, belindeki kalın siyah kemerde kocaman bir tabanca kılıfı olan adam, hiçbir şey söylemeden duruyordu, annem bir çantaya bir şeyler koydu, tabancalı adama verdi, babam dizine kadar gelen çöpür çoraplarını, kara lastiklerini giyip, birkaç saat önce geldiği gibi iki kişinin arasında çıktı, gitti.
Kapıda çıralar, el fenerleri yakıldı, biz beş kardeş, sanki korkulu bir oyun oynuyormuş gibi yola aşağı giden kafilenin çıra, el feneri ışıklarının kar kümeleri arasında yansımasını izledik, annem usul usul ağlarken…
Kafile yola indi, yolda siyah bir arabanın farları Bük’ü gündüze çevirdi, araba kırandan kayboldu, biz anneme döndük ve başladık çığrışmaya.
Sonra öğrendim ki, babam “ruhsatsız silah taşımaktan” aranan bir mahkûmmuş, silah yakalatmış, tutuksuz yargılanmış ve daha sonra çarptırıldığı cezayı yatması için aranırken, bir yandan da çocuklarının geçimini sağlamak için gizlice çalıştığı bir odun deposunda böğrüne düşen kalasla kaburgaları kırılınca mecburen eve gelmiş.
Aranan bir suçlu köye gelir de karakolun haberi olmaz mı, en yakınlardan bir kuş uçmuş karakola, “Hasan geldi, evinde” demiş, belki müjdesini de almıştır. Sabah yakını da Çanakçı Jandarma Karakolunun komutanı, yanında bir bölük asker basmış en büyüğü dokuz yaşında beş çocuklu evi.
Baharda babamı ziyarete gittik, cezaevleri ile tanışmam o gündür. Çömlekçi’deki binanın etrafındaki kadife çiçeklerini görünce “ne güzel yer” demiştim içimden. Kapalı görüşte, babamın yanına almıştı beni jandarma da, görüş bittiğinde “ben babamla kalacağım” demiştim, jandarmaya. Babamın kaburgasındaki kırıklar iyileşmişti, yakasına yapışıp ayrılmak istememiştim. O zaman ağlamıştı babam. Dışarı çıktığımızda, kapıdaki çiçeklerin hiç de güzel olmadıklarını fark etmiştim.
Babam cezaevinde iken bacağım yanmıştı, bakır ibrik devrilmişti bacağıma. Tahliye edilip geldiği gün, Ali Reisin Hasan’ın BMC kamyonu Kepço İseyin’in evinin yanında durduğunda, ben pencerede oturup yanık bacağımı dışarı sallamış, bütün dünyamı oluşturan Akköy kıranı ile Kuşköy kıranı arasındaki dereyi, tepeleri, yolları, evleri, ağaçları seyrediyordum. Kamyonun bagajından inen yorgan dürümüne daldım. Sonra o dürüm yola çıktı, eve geldi, yorgan dürümü yere indiğinde, taşıyanın babam olduğunu gördüm ve ayağımdaki yanığı unuttum.
İkibinonbir yılı, aralık ayının son günleri…
Gecenin bir yarısı Türkiye-Irak sınırından içeri giren bir gruba PekKaKa militanları olduğu ihtimali üzerine “ABD-MİT-TSK” üçgeninin mahareti ile uçaklarla operasyon yapılıp 35 kişi öldürülüyor.
Sonra ortalık birbirine karışıyor.
Herkes öldürülenlerin yanında! İktidar, muhalefet, uçağı yollayan askerler, sokaktaki vatandaş.
Terörist değillermiş, nasıl anlamazmış uçaklar!
Onyedi yaşında çocuklar varmış içlerinde!
Katırlar varmış, teröristler katırla gezmezmiş.
Mazot taşıyorlarmış, kaçak mazot.
Yok yok, sigaraymış yükleri.
Bir seferden şu kadar kazanıyorlarmış, yok canım olur mu, bir kuru ekmek parasıymış kazançları.
Asıl parayı komisyoncular vuruyormuş, sınır kaçakçılarının üstünden para kazanıyorlarmış.
Bu kesinlikle bir kaza imiş, kasıt arayan edepsizlik edermiş.
Hem, ölenlerin ailelerine tazminat da ödenecekmiş.
Ölenlerden birinin babası, tabuta sarılan PekKaKa paçavrasına kızmış. Yok canım, kızar mıymış hiç o paçavraya, bütün Kürtler onun o paçavraya kızmayacağını bilirmiş.
Askerler, ölenlerin tamamının kaçakçı olduğunu biliyorlarmış, o köylülerin dedeleri bile kaçakçılıkla geçinirmiş.
Askerler terör operasyonları yapıldığı zamanlardan kaçakçılara haber verir, “yola çıkmayın” dermiş.
Yerel yöneticiler, kaymakamlık makamı, hepsi biliyormuş ki orada kaçakçılık olmazsa yaşam olmazmış, kaçakçılık sayesinden insanlar oralarda kalıp geçiniyorlarmış.
Teröristler, kaçakçı kılığında sınırdan intikal edip, karakol basıp yirmiden fazla çocuğumuzu şehit edeli kaç ay oldu, hatırlayanınız var mı?
Üç noktaları ardı ardına dizsem, buradan köye yol olur da gene bitmez, dilime gelip söyleyemediklerim…
Hani, deve “nerem doğru ki” demiş ya. Hani, cüzamlı bedenin neresine dokunsan parçalanan deri, et, kas elinde kalır ya. İşte öyle olmuşuz. Tuttuğumuz yer elimizde kalıyor.
“Höyt ulen Fransız, sana elvan gazozundan kapak yaparız!” diye ünleyip elçiyi geri çağırıp aleme pasdaf atıp milleti “Acaba Fransız marketlerinin önüne mi pislesek, Fransa malı arabalarımızı mı yaksak?” diye protestoya yöneltip, gece yarısı gizlice kendi maaşına zam yaparak milleti gasgelleyen meclisimizden, mevki rütbe makam için yapılmadık rezillikler bırakmamış komuta kademesi ile askeriye mi, yerel yönetimler mi, ucu kaçmış devlet idaresi mi…
Allah rızası için toplayalım aklımızı, somut veriler nedir?
- 35-40 adam, gece yarısı katırlarla 30 senedir terörizmin cirit attığı sınırlardan içeri girmek için dağ başında ilerliyor,
- Yükleri mazot, sigara, silah veya uyuşturucu, kim bilir?
- O yola silahsız da çıkılmaz, muhtemelen epey bir de kaleşnikof ve mühimmatı da olmalı yanlarında,
- Askerin haberi oluyor, uçaklar gidip bombalıyor, 35 kişi ölüyor.
Şimdi de sorular;
- O sınırlar yolgeçen hanı mı?
- Meriç Nehrinden Yunanistan’a veya Türkiye’ye geçmeye çalışan kaçaklar dur ihtarına uymazsa, “dışınnn” diye vuruluyorken, iş güneydoğudaki kapılara gelince bu yasak kalkıyor mu?
- Kocaaaaaaa Türkiye Cumhuriyeti, bütün Arap coğrafyasının ve Ortadoğu ve Balkanların ve kahpe Frenk diyarının reisi bacaksız Sarko’nun imrendiği bir güce sahipken, birkaç bin kişinin “kaçakçılık yapamazsak bela oluruz, ha!” tehdidine mi yeniliyor?
Kimse, ama kimse hikâye okumasın ağalar;
Bizim köyde, Akbaş mahallesinin “girdiği dereyi çölleyen” uşakları, Çöçen mahallesinin deresine o şekilde rahat balığa gidemez, Çöçenli’lerin hiç olmazsa taşlayacağından korkarlar!
Türkiye Cumhuriyeti devletini idare eden hükûmetimiz, devlet idaresi ile şantiye idaresini karıştırdığı için, devlet bütün kurumları ile iflas etmiştir. Çok değil, birkaç vakte kadar kokusu da çıkacaktır.
Taşeron hükümet desem kızarlar bana ama, Mavi Marmara olayından sonra hükümet senelerdir “tazminat” derdinde, 35 kişi ölür ölmez Arınç bey “tazminat ödenecek” diyor, hani neredeyse her cana fiyat biçilmiş, inşaat metrekare maliyet hesabıyla…
Mahkemeler bitik, hastaneler belli, okullar zaten bu hükûmetten önce tarikat dersanelerinin “ticared idebilmesi içün” bitirilmişti, güvenliğimizin hali malûm, bizzat Adalet Bakanlığının sayıları ile son yıllarda cezaevlerinin doluluk oranına bakmak yeterli, ekonomi derseniz sadece yandaşların ve küçük kırıntılarla idare edip susmayı bilenlerin durumu iyi, memleketin yarısı icralık, kredi batağında, herkes üç sene sonra kazanacağı parayı bile harcamış durumda.
E buna bir de yaşadığımız acılarımız ve teröre verilen tavizler eklenip de, Başbakanın Kürt oylarını küstürmemek için Kürtlerle birlikte temsil ettiği devletin karşısında yer alması, haliyle o cenahta bir coşkunluk, kudurukluk, kendini bilmezlik, küstahlık oluşturdu ve Hasip Kaplan, tek başına bütün hükûmeti koruduğunu iddia edebiliyor.
Burada yazmıştım, belki iki sene oldu; genel af ilan edilip bir toplumsal barış ve tövbe sağlanıp, sonrası için de sıkı bir ceza yargısı ve sistemi oturtup idam cezasını getirmeden bu mesele çözülmez diye. Ben yazdıktan sonra yüzlerce çocuk şehit oldu. Sonunda olacağını diyeyim, bu 35 kaçakçıyı bahane edip toplumsal vicdana oynayıp af çıkaracaklar. Ama olan, aradan geçen sürede giden canlara oldu!
Bu arada, kaynadı gitti sanmayın, hani sorular soruyordum ya;
Ha bu andır gaybananın memleketinde; silah taşımak, kaçakçılık yapmak, ormandan odun kesmek sadece bizim köylülere mi yasak?
Madem 40 kaçakçı bir gece yarısı omuzlarında kaleşnikoflar katırlarla sınırı geçiyorlar ve asker, kaymakam, muhtar, devlet hepsi biliyor, belinde tabanca yayladan gelen babamın suçu ne idi?
Gece yarısı yüreği yarılan beş çocuğun suçu ne idi…
Geçen yıldan daha iyi bir sene dileklerimle.
Aydın Sordi, Avukat
Kaynak:Görele.gen.tr
Ziyaretçi Yorumları
Bu Habere Henüz Yorum Eklenmemiş.









